Image Hosted by ImageShack.us

7 Şubat 2009 Cumartesi

"SAĞLAM KAFALAR, SAĞLAM VÜCÛDLARDA OLUR'MUŞ!

Mehmet Selahaddin Şimşek
BÜLBÜL, dalında şakımak için mutlaka iri bir gürgen gövdesi aramaz... Zekânın, içinde ışıldayacağı vücud fânusunda manken endâmı aramadığı gibi.
Tarihin fikir ve sanat galerisini dolduran müstesnâ kafalar, çok defa, eski Yunan heykellerinde olduğu gibi şişkin pazular, kabarık göğüsler, geniş omuzlar ve adaleli bacaklarıyla mevzûn ve müşekkel bedenler üzerinde durmuyor... Herkül kafaların çoğunda Herkül vücûdu yoktu.
Ezop'tan Milton'a, Nietzsche'den Marcel Proust'a, Byron'dan George Orwell'a, Toulouse Lautrec'ten Van Gogha... kadar düşünce ve sanatta renk renk eserleriyle parıldıyan hasta ve sakat yıldızlar sıralansa, âdeta sağlam kafa ve kalpler için, ârızalı vücudlara ihtiyaç varmış zehâbına kapılmak bile mümkündür.
"Karamazov Kardeşler"i manda kadar besili ve kudretli bir halterci değil, her hafta sar'a krizleri geçiren Dostoyevski yazdı. Kezâ "Yalnızız" da çam yarması bir atlet tarafından değil, ömrü hastalıklarla geçmiş Peyâmi Safa'nın dermânsız elleriyle yazılmıştı!..
Görmek için gözlerin, işitmek için kulakların sıhhatli olması yetmez.
Kaç milyon çift keskin göz, gözleri görmeyen Cemil Meriç'in gördüklerini görebilmiş, kaç milyon çift keskin kulak, kulakları duymayan Beethoven'in duyduklarını duyabilmiştir?
İnsanlık pek çok meselenin cevabıyla, pek çok hassasiyeti beyni tümörlü Pascal'la, hasta ve mustarip Baudelaire'den öğrendi: Katırlar kadar sağlıklı yüzücü Spitz'lerden, yumrukçu Foreman'lardan, golcü Maradona'lardan değil!...
Zekânın yetiştiği toprak, ne futbol çimenliğidir ne Kırkpınar çayırı.
Nice sağlam vücûdlar gördüm ki, gerçekten de sağlam kafalar taşıyorlardı: mermer gibi, beton gibi, odun gibi!
Sayı: 373Ocak – 2008 zafer dergisi


5 Şubat 2009 Perşembe

4 Şubat 2009 Çarşamba

BABACI / HAYATIN İÇİNDEN

Cüneyd Suavi
KÜÇÜK çocuk okuldan gelir gelmez holün sonundaki odaya doğru gitti. Ve duvarın dibinde duran tabureye çıkarak, kapının üstündeki camlı bölümden baktı. Babacığı her zamanki yerinde, eski bir sedirde oturuyordu. Önünde de birkaç tane içki şişesi vardı. Sedirin üstüne yayılan örtü, sigara yanıklarıyla yer yer delinmiş, dökülen sıvılarla rengini kaybetmişti. Köşedeki televizyon yine açıktı, babası ona bakacak durumda olmasa da...
Küçük çocuk okula yeni başlamıştı. Buna rağmen kontrol görevini, büyüklere taş çıkartacak bir şekilde yapar, bu işe her şeyden fazla önem verirdi. Çünkü babası sızınca sigarasını elinden düşürür, bazen üstünü başını, bazen yorganı, bazen de yerdeki kilimleri yakardı. Üstelik de her yere alkol bulaştığından, o zamana kadar bir yangın çıkmaması, mucizeden başka bir şey değildi.
Babası için ettiği dualar, daha yangın çıkmadan onu söndürüyordu.
Küçük çocuk kontrol işlemini, kapının üstünden yapmak zorunda idi. Çünkü içeri girse çok kötü azarlanır, duyduğu üzüntüden, o günkü hiç bir dersine çalışamazdı. Anneciği "geçim işi"ni üstlenmişti. Sürekli olmasa da, haftada birkaç gün temizliğe giderdi. Küçük çocuk bu günlerde babasına daha fazla ihtimam gösterirdi. Holün duvarındaki sarkaçlı saatleri, ona görev vaktini bildirirdi. Buçuklarla birlikte, bu da yarım saatte bir demekti. İkide bir yerinden kalkmaya üşense de, babasına duyduğu sevgiden ötürü, bu işten asla şikayet etmezdi. En büyük üzüntüsü ona yaklaşamamak, bir kerecik bile okşanmamaktı. "Tek çocuk çok kıymetlidir." diyenler, bu bakımdan kesinlikle yanılıyordu.
Babası, yıllar boyu kapandığı odadan sadece tuvalet ihtiyacı için ayrılır, daha sonra hiç bir mekâna uğramadan, âdeta koşarcasına geri dönerdi. Küçük çocuk kapının açıldığını duyunca aceleyle koridora fırlayıp, babasının kendisiyle konuşmasını, hatta bazen rüyasında gördüğü gibi, sarılarak öpmesini beklerdi.
Fakat ondan sadece tek bir kelime duyardı: "N'aber?"
"İyiyim babacım!." derdi gülümseyerek ve sevgisini gönlüne hapsederek...
...
Çocuk bir gün yine okuldan döndüğünde, kontrol vazifesini yapmak istedi. Fakat çıktığı taburenin bir ayağı aniden kırılınca, kapının pervazına asılı kaldı. Ellerini bırakarak aşağı atlaması, onun için son derece basit bir işti. Fakat tabure devrilip tersine dönmüş, sivri bir kama şeklinde kırılan ayak, tam atlayacağı yere gelmişti.
Çocuk o şekilde sallanıp durmaktayken, babası sesleri duyup dışarı çıktı. Ve tabureyi bir kenara ittikten sonra, oğlunu bel kısmından sıkıca kavrayarak:
"Ellerini bırak!." diye bağırdı. "Merak etme seni tuttum, düşmezsin."
Küçük çocuk, bu sözleri hiç duymamış gibiydi. O şekilde beklerken:
"Bırak, bırak, korkma!." diye tekrarladı babası. "Seni çok sıkı tuttum, endişelenme!."
Çocuk, ancak kendisinin duyacağı şekilde:
"Gücüm tükenmeden bırakmam babacım!." dedi. "Çünkü bana ilk defa sarılıyorsun.”
Sayı: 374Şubat – 2008 zafer dergisi

3 Şubat 2009 Salı

havlu kenarı