Image Hosted by ImageShack.us

16 Temmuz 2009 Perşembe

Mezar Sohbeti

Cüneyd Suavi
YAŞLI ADAM, eşinin kabrini ziyaret etmek için gittiği kabristanda, bir inilti duyarak yavaşladı. Sağa sola bakınarak kulak kesildi. Ortalıkta kimseler yoktu ama, o sesi işittiğinden emindi. Önce hızlı adımlarla kaçmak istedi. Fakat sanki büyülenmiş gibiydi. Korkudan olsa gerek ki, gücü zaten çok azalan ayakları tutulmuş, vücudu uyuşmuştu. Diz boyu otla çevrili mezarlar arasında, güçlükle ilerleyip o tarafa yöneldi. İnlemeyi bir kez daha duyunca, daha fazla yanaşmayıp yere oturdu. Tüylerini diken diken eden ses, birkaç metre ilerden geliyordu.
Yaşlı adam, bazı velî zatların, kabirdeki insanlarla konuştuğunu duymuş, bunları da herkese anlatmıştı. Belki laf olsun diye:
— Neden böyle inleyip duruyorsun? dedi. Bir derdin mi var?
Derinlerden gelen bir erkek sesi:
— Büyük bir azap çekiyorum!. dedi. Her kemiğim tek tek kırılmış sanki.
Yaşlı adam, tâ iliklerine kadar ürperdi. Acaba kendisi de, evliya mıydı? Her ne olursa olsun, bu cevabı kesinlikle beklemiyordu. Güç bela toparlanıp:
— Ne zamandır bu haldesiniz? diye sordu. Yani ne zaman öldünüz?
— Vallahi bilmiyorum!. dedi mezarda yatan. Sanki dün yaşıyordum, hatta eğleniyordum. Arkadaşlarla birlikte biraz içki içmiştik, daha sonra ayrıldık. Bu arada, sanki yüksek bir yerden düştüm. Her halde ölmüşüm ki, şimdi bu mezardayım. Üstelik de büyük bir azap çekiyorum.
— İçkinin haram olduğunu ve kabir azabına yol açtığını bilmiyor muydun? diye sordu dışardaki. Allah bilir, başka büyük günahlar da işledin.
— Keşke ellerim kırılsaydı!. dedi, adam. Keşke kırılsaydı da, o büyük günahları işlemeseydim. Keşke dudaklarım yapışsaydı da, içki denilen zehri içmeseydim. Ne yazık ki her türlü işi yaptım, kumardan tut tâ hırsızlığa kadar. Şimdi öyle pişmanım ki hiç bilemezsin. Burada bu şekilde, bir saniyecik bile kalmaktansa, ömür boyu aç kalmaya razıydım. Ağzıma içki değil, gerekirse bir yudum su bile koymazdım. Başımı da babam gibi secdeden kaldırmazdım.
— Demek baban dindar biriydi, dedi dışardaki. Neden onun yolundan gitmedin ki?
— Namaz kılmak biraz güç geldi, dedi adam. Oruç tutmak da öyle. Günde beş kez seccadeye yatmayı, uzun yaz günlerinde, aç ve susuz kalmayı istemedim. Açıkçası, havam bozulur diye korktum. Oysa şimdi bu karanlık çukurda yatıyorum. Tertemiz bir havaya, yemeğe ve suya hasret şekilde. Üstelik de dayanılmaz acılar içindeyim.
Yaşlı adam, biraz düşünceliydi. Acaba bu ölü için bir fatiha okusa, ya da dualar etse, faydası olur muydu? Bu konuda açıkçası çok ümitsizdi. Bir insan, kullarına verdiği sayısız nimetlerle merhametini ispatlayan ve kendisini en çok "Rahim" ve "Rahman" isimleriyle tanıtan Allah'ın azabına uğramışsa, âciz bir kul, o kişiye nasıl yardım ederdi?
Sessizce yerinden kalkıp ilerleyince, henüz yeni açılmış bir mezar gördü. Sahibini bekleyen bu çukurun yanında, birkaç tane içki şişesi vardı. Bir tek de ayakkabı.
Hemen o yana koştu. Boş mezarın içinde, üstü başı içki kokan bir adam yatıyordu. Ceketi de yüzüne dolanmıştı.
Yaşlı adam, önce mezara inmeyi düşündü. Fakat ağrıyan beliyle bu işi yapamazdı. Uzunca bir dal koparıp tekrar yanaştı ve bunu cekete taktırıp, sırt üstü yatan sarhoşun yüzünü açtı. Mezardaki adam, ondan fazla korkmuştu.
Yaşlı olan, bir anda rahatlayıp:
— Demek konuşan sendin? diye tebessüm etti. Seni ölü sanmıştım.
Mezardaki, derin derin nefes aldıktan sonra:
— Ben de öyle zannetmiştim!. diye sevindi. Geçen akşam buralarda içmiştik. Kafayı bulduğumda, bu çukura düşüp kaldım her halde.
Sarhoşun vücudu perişan bir haldeydi. Sırt üstü düştüğünde, üç beş tane kaburgası kırılmış, bir kez bile çalışmayan beyni sarsılmış, bütün gece o mezarda yatıp kalmıştı.
Yaşlı adam, hemen bir ambulans çağırdı. Sarhoş, mezardan kurtulup sedyeye alınırken, başını ona doğru güçlükle çevirerek:
— Sağ olasın amca!. diye teşekkür etti. İyileşir iyileşmez sana haber veririm. Bol mezeli bir çilingir sofrası düzenleyip, yeniden doğduğum günü kutlarız.
Kasım 2006 zafer dergisi

14 Temmuz 2009 Salı

12 Temmuz 2009 Pazar

Geç Kalmış Bir Ölüm

MURAT HÂKÎ ÖZ
Seher, toprağın koynuna emanet ettiğimizde henüz 16 yaşındaydı. Henüz hayatının baharındaydı; ama ölmek için geç bile kalmıştı. 16 yaşında ölmenin geç kalması mı olur? Anlatayım.
Yüzüne baktığınızda 16 yaşında olduğunu anlayamazdınız; yaşını göstermiyordu çünkü. Ama konuşmaları, tavırları hep yaşının daha ilerisindeydi, olgundu. Kaderin onun çelimsiz omuzlarına hepimizinkinden daha ağır bir yük yüklediğinden habersizdik.
Sınıfın en sessizlerindendi. Bütün sınıfın bile ilgisinin dağıldığı anda bile Seher’in hep sizi dinlediğinden, gözlerinin hep öğretmeninde ve tahtada olduğundan emin olabilirdiniz. Birkaç haftada bir ortadan kaybolur, 1-2 gün okula gelmezdi. Eğer gelmediği günler yazılı yaptıysam, teneffüste beni mutlaka bulur, “Hocam ben yazılıya giremedim, ne zaman yazılı olayım?” derdi. “Gelmediğin günler için mazeretin, raporun var mı Seher?” derdim. Sadece “Var, hocam”, der başka bir şey söylemezdi. O üç harflik “var” kelimesinin içindeki raporu, diş ağrısıyla, griple veya öylesine basit bir hastalık ismiyle doldurabilirdiniz. Öyle basit, sıradan bir işmiş gibi söylerdi.
Sınıfta ilk dönemin son yazılı sonuçlarını açıklarken “Seher, 98” dedim ve sınıfın en iyi notunu alan öğrenciyi tebrik etmek için gözlerim sınıfta dolandı. Seher gelmemişti. Ertesi gün, bir sonraki gün… Seher yine gelmedi, yakın sıra arkadaşları haberini getirdiler. Ağır hastaydı. Üzerinde pelüş bir ayıcık olan bir defter alındı ve hastaneye hatıra götürmek için arkadaşları, öğretmenleri, en güzel dileklerini yazmaya giriştiler. Henüz defter bitmemişti ki, Seher’in ölüm haberi geldi.
Seher’in nasıl amansız bir hastalığa tutulmuş olduğunu ancak ölümünden sonra öğrendik. Hem annesi hem de babası Akdeniz anemisi hastalığının taşıyıcısıydı. O ise taşıyıcı değil, hasta olmuştu. Henüz bebekken teşhis konmuştu; düzenli olarak hastaneye gitmesi, kanının yenilenmesi gerekiyordu. Doktorları, “sürekli tedavi görmezse kısa zamanda ölecek; ancak çok iyi bakılsa bile 14-15 yaşına kadar yaşayabilir” demişlerdi…
Caminin avlusunu lapa lapa kar doldururken, biricik evladını kaybetmiş anneyle beraber bitişikteki çay bahçesinde oturup salâyı dinledik. Kızının, hastalığını küçükken öğrendiğinde hayata küsmediğini, “liseyi bitirsem yeter” dediğini anlattı. Ancak ecel, diplomasını almasına sadece dört ay kala gelmişti. Tıpkı Tirmizi’de geçen bir hadisteki gibi:
“Resûlullah (sas) yere bir çizgi çizdi ve: “Bu insanı temsil eder” buyurdu. Sonra ikinci bir çizgi daha çizerek: “Bu da ecelini temsil eder” buyurdu. Ondan daha uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra: “Bu da emeldir” dedi ve ilâve etti: “İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha yakın olan (eceli) ansızın geliverir.”
Anne, “Seher hastanede koluna kan şişesi bağlıyken bile defterini açar ders çalışırdı. O gün okula gidemediyse hastaneden arkadaşlarını arar, ödevleri, işlenen konuları öğrenirdi.” dedi. Sonra uykusuzluktan ve ağlamaktan kızarmış gözlerini gözlerime denk getirdi, “Son sınavınızdan 98 almış, yüz bekliyordu halbuki…”
O, omuzlar üzerinde ilerlerken, arkadaşlarının birçoğu belki de hayatlarında ilk kez bir mezarlığa girdi. Melekler tabutun üzerini bembeyaz kar taneleriyle doldururken onlar, daha birkaç gün önce yan yana oturdukları arkadaşlarının üzerini toprakla örttüler, ellerini açıp dua ettiler, onu ebediyet yurduna uğurladılar.
Seher henüz 16 yaşındaydı. Ben öğretmendim, o öğrenciydi; ama benim ona öğrettiklerimden daha fazlasını o bana öğretti. Biz 60-70 senelik ömürleri kısa bulurken o doktorların biçtiği 15-16 senelik hayatı bile tevekkülle kabullendi, isyan etmedi. Yaşayışıyla bize ders verdi, okulun önüne getirildiği tabutunda bile hayatın kısalığını gösterdi. Hepimizin emelleri vardı; üniversite bitirecek, evlenecek, arabalar, evler alacaktık. Ama emellerimizin çizgisine ulaşamadan, ölüm son sınırı çizecekti.


Zaman ailem Sayı:226
Bölüm:Hayatın İçinden

9 Temmuz 2009 Perşembe

tülbent oyaları











8 Temmuz 2009 Çarşamba

Anne Kalbi

Zafer'den
DELİKANLI, katı yürekli, zalim bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek istemişti. Ancak kız, korkunç bir şart ileri sürerek;
“Senin sevgini ölçmek istiyorum,” dedi. “Bunun için de köpeğime yedirmek üzere, bana annenin kalbini getireceksin.”
Delikanlı, tüyler ürperten bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten sonra, kıza karşı olan hislerine mağlûp olup, annesini öldürmeye karar vermişti. Annesi, belki de durumu farkettiği için oğluna fazla direnmedi. Ve çocuk, onu öldürerek kalbini çıkarıp bir mendile sardı. Sonra da o zalim kızın evine doğru yola çıktı.
Kızın isteğini yerine getirmiş olmanın verdiği heyecan ile yolda koşarken, delikanlının ayağı bir taşa takıldı. Kendisi bir tarafa, mendil içindeki kalp bir tarafa fırladı. Canının acısından, ağzından ister istemez, “Ah anacığım!” sözleri döküldüğünde, annesinin tozlara bulanmış ve hâlâ soğumamış olan kalbinden şöyle bir ses yükseldi:
“Canım yavrum! Bir yerin acıdı mı?”
(Öykü dizimizin 11. kitabı olan, Sevgi Öyküleri-2’den alınmıştır.)
Sayı: 349Ocak - 2006

7 Nisan 2009 Salı

Efendimizin ümmeti için korktuğu 4şey

Peygamberimiz, asırlar öncesinden “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Göbek bağlamak, çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır” buyurarak şişmanlık tehlikesine dikkatleri çekiyor ve ümmetini uyarıyor.
Günümüzde de tedavisi için uğraş verilen pek çok sağlık problemleri var. Bunlardan bir tanesi de şişmanlık. Özellikle gelişmiş ve gelişme yolunda olan ülkelerde şişman insan sayısı her geçen gün daha da artıyor. Doktorlar şişmanlığı artık en önemli sağlık problemleri sıralamasına alıyor ve şişmanlığın sebep olduğu hastalıklara karşı insanların dikkatlerini çekmeye çalışıyorlar. Şişmanlık vücudumuzu sadece estetik açıdan bozmakla kalmayıp, aynı zamanda çabuk yorulma, nefes darlığı, eklem ağrıları, şeker hastalığı, damar sertliği gibi beraberinde çeşitli ölümcül rahatsızlıklara da zemin hazırlıyor.
Allah Resûlü, asırlar öncesinden "Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Göbek bağlamak, çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır." (Feyzü’l-Kadir, 1/278) buyurarak şişmanlık tehlikesine dikkatleri çekiyor ve ümmetini uyarıyor. Göbek bağlamak; hadisteki ifadesiyle "kiberu’lbatn" kendini gaflete salıp çok yiyen ve tabir caizse yemek için yaşayan ve tabii bunun neticesi olarak da olabildiğine şişman olan insan demektir ki bu, Allah Resulü’nün dünya ve ahiret hayatları adına endişe duyduğu insanların birinci özelliğidir.
NİÇİN ŞİŞMANLIYORUZ?
Uzmanlar, bel çevresi erkekte 94 santimetreden büyükse risk, 102 santimetreden büyük ise yüksek risk; kadında 80 santimetreden büyük ise risk, 88 santimetreden büyük ise, yüksek risk belirleyicisi olduğunu söylüyorlar. Hareketsiz ve monoton bir yaşam tarzı, beraberinde şişmanlık illetini getiriyor.
Modern hayat, kişilere hazır, lezzetli, çeşitli, ucuz fakat yüksek enerjili yiyecekler sunuyor, buna karşılık fizikî aktiviteleri düşürüyor. Özel otomobiller, toplu ulaşım araçlarının yaygınlığı, binalardaki asansörler, televizyon bağımlılığı gibi daha pek çok sebepten dolayı bedenimizin ihtiyacı olan fizikî hareketlerden uzak kalıyoruz.
ŞU HUSUSLARA DİKKAT!
Kilo almaktan uzak durmak için şu hususlara dikkat edin: 1Kalorisi, yağ oranı fazla besinlerin alımı azaltılmalı, fizikî aktivite artırılmalı. 2Bol yağ, karbonhidrat ve kalori içeren gıdalar yerine, vitamin ve lif bakımından zengin, yağca fakir sebze ve meyveler yenilmeli. 3Bol şekerli ve asitli içeceklerden kaçınılmalı, bol su içilmeli. 4Çocuklardan fast-food türü yemek, kola ve gazoz içilmesi, kraker, cips ve bisküvi gibi gıdaların tüketilmesi azaltılmalı. 5Sabahları düzenli olarak sağlıklı kahvaltı yapılmalı. 6Buzdolabına daha çok yağca fakir gıdalar, meyve ve sebzeler konulmalı.
PEYGAMBERİMİZ NE DİYOR?
Hadis-i şeriflerden hareketle, "Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra da dört-beş saat yeme. Şifa hazımdadır; yani, kolayca hazmedeceğin miktarda ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, yemek üstüne tekrar yemektir." diyor meşhur tabibimiz İbni Sina. O halde insan midesinin altında kalıp ezilmemeli, yemesini-içmesini disipline edebilen bir irade insanı olmalıdır. Yani mide insanı olmamalıdır. Aslında şişmanlık, -tıbbi bir problem yoksa- sünnete riayet eden bir Müslüman’da olmaması gereken bir durumdur. Hayatını sünnete göre programlayan bir kimse, yemesini de ona göre ayarlayacak, sofradan tam doymadan kalkacak ve hem bu dünyada hem de öte dünyada huzurlu ve mesut olacaktır.
AZ YEMEK USTALIK, ÇOK YEMEK HASTALIK
Kur’an ve sünneti çok iyi anlayan ve bunu hayatlarına yansıtıp çevrelerini nurlandıran mana âleminin sultanları az yemekle alakalı pek çok altın söz söylemişler. O sözlerden bazıları şunlardır:
İlim ve amel, az yemekte, kalp temizliği az uyumakta, hikmet az konuşmaktadır. Az yemek ustalık, çok yemek hastalıktır. Çok yiyen çok uyur, herkesten tembel olur. Çok yemek heder, çok uyumak kederdir. Çok yemek zihni çalıştırmaz, çok uyumak menzile ulaştırmaz. Az yiyenin kalp gözü körleşmez, açlıkla hastalık birleşmez. Az yemek tembellikten uzaklaştırır, bilgi kazanmayı kolaylaştırır. Çok yemek, organları çok çalıştırıp yıpratır, tedavi için doktor aratır. Çok yemek tohumudur her derdin, az yemek ilacıdır her ferdin. Az ye, az uyu, az söyle, nimete kavuşulur böyle. Az yemek, meyveli bir ağaçtır, hasta kalplere ilaçtır.Hazırlayan: Ali İhsan ER / Bugün

24 Şubat 2009 Salı

23 Şubat 2009 Pazartesi

Kirpi ve Üzüm Taneleri

Mustafa Demirağ
SICAK bir yaz günüydü. Vakit öğleyi geçmiş, ikindiye doğru meyletmişti. Ben de biraz bağda çalışmış istirahat ediyordum. Bağın ortasındaki kayısı ağacına sırtımı yaslamış çayımı yudumluyordum. Bir ara az ileride, üzüm asmalarının arasında bir kıpırtı dikkatimi çekti. Yavaşça yerimden kalkıp; hareketin geldiği yere doğru eğildim, baktım. İri bir kirpi üzüm asmalarının arasından gidiyordu. Arada bir durup, üzüm salkımlarından bir iki tane alıp yiyor, tekrar yoluna devam ediyordu.
İzlemeye devam ettim. Biraz ileride büyükçe bir salkımın altında durdu. Salkım hem iri hem de gayet olgun görünüyordu. Kirpi arka ayakları üzerine kalktı, ön ayakları ve dişleri ile üzüm salkımına tutundu. Hem ön ayakları ile üzümleri sıyırıyor hem de hızlıca salkımı sallıyordu. Birkaç defa tekrarladı bu hareketini. Merakla sonra ne yapacağını görmek için sabırsızlanıyordum.
Tanelerinin tamamına yakını yere dökülmüştü. Salkımı bıraktı, herhalde şimdi teker teker taneleri yiyecek diye düşündüm. Ama öyle yapmadı. Tanelerin toplandığı yere geldi. Ve birden, sırtındaki okları dikleştirip üzümlerin üzerinde yuvarlanmaya başladı. Üzüm tanelerinin hemen hemen hepsi sırtındaki oklara saplanmıştı. Sonra sırtındaki üzüm taneleriyle birlikte yavaşça oradan uzaklaştı. Taneleri düşürmemeye özen gösteriyordu. Muhtemelen, ondan yiyecek bekleyen yavrularına götürüyordu.
Kirpi kendisine verilen donanımla şefkât yüklü bir teknik bulmuştu. Bu, Cenab-ı Hakk’ın bizlere ibret almamız için göz önümüze getirdiği bir tablo olmalıydı.
Ağustos 2006 zafer dergisi

22 Şubat 2009 Pazar

21 Şubat 2009 Cumartesi

HADİS

.Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:"Kim bir iman yoluna çağırırsa, kendisine uyanların sevabı kadar, onların sevabından hiçbir şey eksilmeksizin sevap alır.Kim de bir sapkınlık yoluna davet ederse, sapanların günahı gibi, onların günahları eksilmeksizin günah alır."Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî

8 Şubat 2009 Pazar

7 Şubat 2009 Cumartesi

"SAĞLAM KAFALAR, SAĞLAM VÜCÛDLARDA OLUR'MUŞ!

Mehmet Selahaddin Şimşek
BÜLBÜL, dalında şakımak için mutlaka iri bir gürgen gövdesi aramaz... Zekânın, içinde ışıldayacağı vücud fânusunda manken endâmı aramadığı gibi.
Tarihin fikir ve sanat galerisini dolduran müstesnâ kafalar, çok defa, eski Yunan heykellerinde olduğu gibi şişkin pazular, kabarık göğüsler, geniş omuzlar ve adaleli bacaklarıyla mevzûn ve müşekkel bedenler üzerinde durmuyor... Herkül kafaların çoğunda Herkül vücûdu yoktu.
Ezop'tan Milton'a, Nietzsche'den Marcel Proust'a, Byron'dan George Orwell'a, Toulouse Lautrec'ten Van Gogha... kadar düşünce ve sanatta renk renk eserleriyle parıldıyan hasta ve sakat yıldızlar sıralansa, âdeta sağlam kafa ve kalpler için, ârızalı vücudlara ihtiyaç varmış zehâbına kapılmak bile mümkündür.
"Karamazov Kardeşler"i manda kadar besili ve kudretli bir halterci değil, her hafta sar'a krizleri geçiren Dostoyevski yazdı. Kezâ "Yalnızız" da çam yarması bir atlet tarafından değil, ömrü hastalıklarla geçmiş Peyâmi Safa'nın dermânsız elleriyle yazılmıştı!..
Görmek için gözlerin, işitmek için kulakların sıhhatli olması yetmez.
Kaç milyon çift keskin göz, gözleri görmeyen Cemil Meriç'in gördüklerini görebilmiş, kaç milyon çift keskin kulak, kulakları duymayan Beethoven'in duyduklarını duyabilmiştir?
İnsanlık pek çok meselenin cevabıyla, pek çok hassasiyeti beyni tümörlü Pascal'la, hasta ve mustarip Baudelaire'den öğrendi: Katırlar kadar sağlıklı yüzücü Spitz'lerden, yumrukçu Foreman'lardan, golcü Maradona'lardan değil!...
Zekânın yetiştiği toprak, ne futbol çimenliğidir ne Kırkpınar çayırı.
Nice sağlam vücûdlar gördüm ki, gerçekten de sağlam kafalar taşıyorlardı: mermer gibi, beton gibi, odun gibi!
Sayı: 373Ocak – 2008 zafer dergisi


5 Şubat 2009 Perşembe

4 Şubat 2009 Çarşamba

BABACI / HAYATIN İÇİNDEN

Cüneyd Suavi
KÜÇÜK çocuk okuldan gelir gelmez holün sonundaki odaya doğru gitti. Ve duvarın dibinde duran tabureye çıkarak, kapının üstündeki camlı bölümden baktı. Babacığı her zamanki yerinde, eski bir sedirde oturuyordu. Önünde de birkaç tane içki şişesi vardı. Sedirin üstüne yayılan örtü, sigara yanıklarıyla yer yer delinmiş, dökülen sıvılarla rengini kaybetmişti. Köşedeki televizyon yine açıktı, babası ona bakacak durumda olmasa da...
Küçük çocuk okula yeni başlamıştı. Buna rağmen kontrol görevini, büyüklere taş çıkartacak bir şekilde yapar, bu işe her şeyden fazla önem verirdi. Çünkü babası sızınca sigarasını elinden düşürür, bazen üstünü başını, bazen yorganı, bazen de yerdeki kilimleri yakardı. Üstelik de her yere alkol bulaştığından, o zamana kadar bir yangın çıkmaması, mucizeden başka bir şey değildi.
Babası için ettiği dualar, daha yangın çıkmadan onu söndürüyordu.
Küçük çocuk kontrol işlemini, kapının üstünden yapmak zorunda idi. Çünkü içeri girse çok kötü azarlanır, duyduğu üzüntüden, o günkü hiç bir dersine çalışamazdı. Anneciği "geçim işi"ni üstlenmişti. Sürekli olmasa da, haftada birkaç gün temizliğe giderdi. Küçük çocuk bu günlerde babasına daha fazla ihtimam gösterirdi. Holün duvarındaki sarkaçlı saatleri, ona görev vaktini bildirirdi. Buçuklarla birlikte, bu da yarım saatte bir demekti. İkide bir yerinden kalkmaya üşense de, babasına duyduğu sevgiden ötürü, bu işten asla şikayet etmezdi. En büyük üzüntüsü ona yaklaşamamak, bir kerecik bile okşanmamaktı. "Tek çocuk çok kıymetlidir." diyenler, bu bakımdan kesinlikle yanılıyordu.
Babası, yıllar boyu kapandığı odadan sadece tuvalet ihtiyacı için ayrılır, daha sonra hiç bir mekâna uğramadan, âdeta koşarcasına geri dönerdi. Küçük çocuk kapının açıldığını duyunca aceleyle koridora fırlayıp, babasının kendisiyle konuşmasını, hatta bazen rüyasında gördüğü gibi, sarılarak öpmesini beklerdi.
Fakat ondan sadece tek bir kelime duyardı: "N'aber?"
"İyiyim babacım!." derdi gülümseyerek ve sevgisini gönlüne hapsederek...
...
Çocuk bir gün yine okuldan döndüğünde, kontrol vazifesini yapmak istedi. Fakat çıktığı taburenin bir ayağı aniden kırılınca, kapının pervazına asılı kaldı. Ellerini bırakarak aşağı atlaması, onun için son derece basit bir işti. Fakat tabure devrilip tersine dönmüş, sivri bir kama şeklinde kırılan ayak, tam atlayacağı yere gelmişti.
Çocuk o şekilde sallanıp durmaktayken, babası sesleri duyup dışarı çıktı. Ve tabureyi bir kenara ittikten sonra, oğlunu bel kısmından sıkıca kavrayarak:
"Ellerini bırak!." diye bağırdı. "Merak etme seni tuttum, düşmezsin."
Küçük çocuk, bu sözleri hiç duymamış gibiydi. O şekilde beklerken:
"Bırak, bırak, korkma!." diye tekrarladı babası. "Seni çok sıkı tuttum, endişelenme!."
Çocuk, ancak kendisinin duyacağı şekilde:
"Gücüm tükenmeden bırakmam babacım!." dedi. "Çünkü bana ilk defa sarılıyorsun.”
Sayı: 374Şubat – 2008 zafer dergisi

3 Şubat 2009 Salı

31 Ocak 2009 Cumartesi

Renklerin insanlar üzerindeki etkileri


Hayatımızdaki vazgeçilmez ögelerdendir renkler...Yaşadığımız mekanlardan , giydiğimiz kıyafetlere , eşyalarımızdan kendi öz rengimize kadar yer alan ve her yerde var olan bir nev’i görsel cümbüş...
Öyle ki sadece etrafımıza bile baksak Rabbimizin yarattığı tüm antika sanatlarında renklerin ne kadar mükemmel ve uyumlu yerlerde kullanıldıklarını görebiliriz.
İnsan yaşamı için basit gibi gözüken fakat mana itibarıyla dolu olan bu görsel değer, kişiler için neler ifade ediyor , hangi renkler insanda neler hissettiriyor biraz bahsedelim.Ne dersiniz acaba siz hangi rengi kendinize yakın buluyorsunuz , kararı okuduktan sonra verin...

Giysilerde renk tercihi

KIRMIZI

Kırmızı ağırlıklı giyinen insanlar , bizimle ilgili olsun olmasın , çabuk karar verebilen insanlardır.Dğişken kişilikleri vardır ve genellikle en son söyleyecekleri sözü en başta söylerler.Kırmızı giyen insanlar daima aktif olacaktırlar.Eğer aktifliklerini kısıtlarlarsa , fiziksel hareketleri gergin ve sinirli bir hal alır.Kendilerini ifade edemezlerse , çok negatif bir hal alırlar.Eğer kırmızı ailesinden renkleri seviyorsanız , aktivite ihtiyacında olduğunuzu bilmelisiniz.
Hayatınızdaki sevdiğiniz kişi, renkli giyinmeyi sevmiyorsa , renkleri göze batmadan giymeyi öğrenmelisiniz.Bu onların durgun yönlerine yardımcı olacak ve aynı zamanda , gerginlik ve sinirli hallerini azaltacaktır.Renkleri kullanırken insanları rahatsız etmemenin bir sürü yolu vardır : Beyaz giysimizin üzerine kırmızı ve ya pembe eşarp , kırmızı bir cep mendili ,ceket , gömlek , elbise ve ya bluzunuza iliştirilecek küçük kırmızı bir iğne ,kırmızı çizgili beyaz ve ya gri giysiler gibi.Sevgi ortamları için pembe en iyi renktir ama aynı zamanda fiziksel gücümüzü azaltıcı bir etkisi de vardır , bunu unutmayın!Karşılaşmanız gerken insan çok sinirliyse, pembe giyin.Bu onun kabalığını yumuşatacaktır.Fakat tamamen ortadan kaldırmaz.Sadece ortamın sinirlenecek kadar önemli olmadığını düşünecektir.Pmbe renk ortadan kaybolduğunda , bu kişiler yine eski hallerine dönecektir.


TURUNCU

Giysilerinde ağırlıklı olarak turuncu , şeftali rengi , somon ve kahverenginin bazı tonlarını tercih eden insanlar , hareketi seven insanlardır.Genellikle sinirli ve içe kapanıktırlar.Bu bir çelişki gibi görünüyor değil mi?Eğer bu insanlardan daha kıdemli değilseniz , onlara karşı nazik olduğunuzdan emin olun.Sahip oldukları
Enerji , kesinlikle pasif değildir.Sağduyulu olun!Aşil’in zayıf noktasının topuğu olduğu gibi , onların zayıf noktaları da sırtlarıdır.Turuncu giyen insanların çoğunun sırt problemi vardır.Sabısız olduklarından doğru şekilde eğilmeyi unurlar genelde.On durumun dokuzunda sırtlarını geriye doğru atarlar.Bu noktada onlarla konuşabilirsiniz.Turuncu seven insanların diğer bir özelliği de elleri ve bedenlerinin yaratıcılının yüksek oluşudurÖlçüm yetenekleri iyi olan , hareketli bir düşünsel süreçleri vardır.Onları konuşarak iknaetmeye çalışmak yeterli olmaz.Çünkü dil kullanımı konusunda oldukça iyidirler.Bazı zamanlar kırmmızı , konuşma için fazla duygusal kalır ama turuncu öyle değildir.Bununla birlikte harekete ihtiyaç duyduklarından yürürler , kollarını sallarlar ve bolca mimik kullanırlar.
Denge sağlamak için en iyisi yeşil ve ya turkuvaz giyin ya da kontrol sağlamak için siyah.


SARI

Giyimlerinde sarı renk baskın olan kişilerin düşünsel yönleri kuvvetlidir.Bedenlerini nasıl kullanacaklarını bilirler ama düşünsel yönlerini kullanmaya daha eğilimlidirler.Bazen başkalarını rahatsız edici derecede içe dönük , bazen de sessizliği özlenecek kadar konuşkan olurlar.İnce bir espri anlayışları vardır.Genellikle ve parlak bir görünüm sergilerler.Başkalarıyla ilişkilerinde detay bilgilerle ilgilenirler.Genelde her şeyi son dakikaya bırakırlar.Bununla beraber , kendilerine göre bir zaman sınırlaması da yaparlar...Pratiktirler , iyi yapılanmış ve iyi organize olmuşlardır.Eğer değişim yapacak kişiler arıyorsanız , sarı baskın giyinen kişileri tercih edin.Anlamlı cevapları , pratiklikleri ve günlük hayata dair mantıklı çözümleri ile size oldukça yararllı bir şekilde yardımcı olacaklardır.Eğer utangaç biriyseniz ve kendinizi
ifade etmekte güçlük çekiyorsanız , sarı giymeye başlayın.Kısa bir süre sonra kendinizdeki değişikliği farkedebileceksiniz.Eğer zaten çok konuşkan biriyseniz ve bu özelliğinizi biraz frenlemek istiyorsanız , sarı , dikkatle kullanmanız gereken bir renktir.Sarı ve siyah kombinasyonlarında dikkatli olun.Bunlar saldırıya hazır savaşçıların renkleridir.Yine de kendini ifade edemeyen bir kişiliğe sahipseniz , sarı siyah kombinasyonları sizin için doktorun yazacağı ilaç kadar gereklidir.


YEŞİL

Yeşil giyen insanlar , genellikle dışa dönük , dengeli , iyimser , enerjik ve başarı odaklıdırlar.Yeşilin geniş bir açılımı olduğundan ayrı gruplarda incelmek gerekir.


ELMA YEŞİLİ

Genellikle bu rengi giyen insanlar , dış dünyada stresliolmalarıa yol açan ve iç dünyalarından kaynaklanan bir güvensizlik duygusuna sahiptirler.Ama bunu her zaman inkar ederler.Maddi çıkarları onlar için çok önemlidir.Yeşilden hoşlansın hoşlanmasın bu herkes için geçerlidir.Bu ihtiyaçları , kişiliklerinin bazı şeylerden yoksun bırakılmış olmasından kaynaklanır ve yeşil giyerek bunu telafi etmek isterler.Yeşilin bu tonundan hoşnut oldukları zaman , güvensiz hisstmeye debam ederler.Bu renkleri giyen insanlarla karşılaştığınızda , onları oldukları pozisyondan uzaklaştırmaya çalışmalısınız.

SAF YEŞİL

Bu rengi giyenler , son derece iyimser , dışa dönük , hırslı ve istekleri için risk almaktan çekinmeyen insanlardır.Bilgi edinmek istiyorsanız , bu renkten çok fazla giyen kişleri tercih edin.
Bu rengi giydiğimizde daha , daha iyimser hale geliriz.Bir iş için görüşmeye gidilirken bu rengin giyilmesi tavsiye edilir.Çünkü tüm işverenlerin istediği gibi , bu renk görüşme yapanı son derece iyimser halae getirir.Saf yeşil ,kasları gevşetir ve sakar hareketlerin ortaya çıkmamasını sağlar.


MAVİ

Mavi rengi giyenler, şıpsevdi ve yüzeyseldir ama aynı zamanda da hoş...Geleneksel olmayan , kalabalığın bir parçası olmaya çalışan insanlardır.Gerektiğinde yalan söylemezler , sadece doğruyu saklarlar.Düşünceleri şöyledir “Zorunlu değilseniz kimseyi incitmeye gerek yoktur.”
Mavi rengi sevenler , duygularını arka planda tutarlar.Başkalarından çok kendilerine zarar verirler.Hiperaktif biriyseniz , mavi giymek sizi biraz sakinleştirebilir.Kırmızı katılırsa fiziksel aktivite artar , siyah ise yön kazandırır.



BEYAZ

Çok fazla beyaz giyen insanlar aşırı hassastırlar.Beyazın sağladığı koruyuculuk özelliğine ihtiyaç duyarlar.Çoğu zaman diğer agresif renkleri nötrleştiren , bir renktir.Kafanızda bir şüphe varsa , giyilecek en ideal renktir.Çoğunlukla beyaz giyen biriyle çalışıyorsanız , rahatlıkla her rengi giyebilirsiniz.



SİYAH

Siyah ağırlıklı giyen insanlar , genellikle motivasyonu yüksek , liderliğe ihtiyaç duymayan , güvenilir ve son derece sadık insanlardır.Yorgun olduğumuzda , siyah giymek bize destek sağlar.bu rengi giyenler enerji dolu ve açık sözlüdürler.Siyah aynı zamanda bize YÖN verir.Gidebiliriz ve ya kalabilirz...bu bize kalmıştır.Eğer sürekli fikir değiştiren biriyle çalışıyorsak , siyah ortamın dengeli olmasını sağlayabiliriz.

Not: Arzu Kesçi’nin çevirisini yaptığı Nancy Ann’in “ Ruhsal Renginiz ve Hayatınızın Anlamı” adlı kitaptan alınmıştır.
http://www.hanimlar.com

29 Ocak 2009 Perşembe

10 Ocak 2009 Cumartesi

Hz. Peygamber’le Hz. Fatıma nasıl bir baba-kızdı?

ESMA SAYIN EKERİM
Hz. Peygamber ile Hz. Fatıma arasındaki diyaloğa baktığımızda adalet ve güven esasının öncelikli olduğunu görmekteyiz. Rasulullah sürekli, Hz. Fatıma’yı üstünlüğün ve faziletin örneği olarak tanımlardı.
Hz. Peygamber her fırsatta kızını ibadete teşvik etmiştir. O, namazlarında Hz. Fatıma’nın penceresini tıklatır, namaza kalkmalarını söylerdi. O da işten artan vaktini ibadetle geçirirdi. Hz. Ali’den rivayetle bir gece Rasulullah’ın kendisine ve kızı Fatıma’ya ziyaret için geldiği ve “Siz namaz kılmaz mısınız?” diyerek teheccüd namazına teşvik buyurduğu ifade edilmiştir. (Buhari, Sahih, Kitabü’t-Tefsir, 195)
Hz. Peygamber kızını sıkıntılı günlerinde ibadet ve zikirle huzur bulmaya davet ediyordu. Hz. Fatıma’nın hayatı yokluk içinde geçmiştir. Hz. Peygamber de bu duruma çok üzülürdü. Bir ara Hz. Fatıma kendisinden işlerine yardımcı olması için bir yardımcı istemişti. Rasulullah da bunu yapmasının mevcut şartlar içerisinde imkansız olduğunu söylemişti. Rasulullah bunun yerine Hz. Fatıma’ya her namazdan sonra on kere “Allah-u Ekber”, on kere “Sübhanallah”, on kere “Elhamdülillah” demesini tavsiye etmiştir. (İbn Sa’d, Tabakat, C. 8, 21)
Fatıma ile babası Rasulullah’ın ilişkisi baba-kız ilişkisinden daha ziyade manevi anlamda ruhlarının bütünleşmesinden meydana gelen bir muhabbettir.
Onlar bütün acılarına rağmen birbirlerinden hiç kopmamışlardır. Hz. Fatıma aynı zamanda babasına her anlamda kol kanat germiştir. Sürgünde ve yalnızlığında O’nun yanında olmuştur. O’nun üzüntülerini paylaşmış, mücadelesinde O’na arkadaş olmuştur. Babası Taif’ten kanlar içinde döndüğünde yalnız başına O’nu karşılamaya gelmiştir. Çocuksu, sevimli çabalarıyla O’na acılarını, dertlerini unutturup O’nu kendisine çekmiştir. Hz. Fatıma sıcak ilgisiyle Rasulullah’ın kalbini ferahlatmış; sevgisini, imanının ve hayatının her anını babasına adamıştır.

Zaman ailem Sayı:
224
Bölüm:
Seçilmiş İnsan

9 Ocak 2009 Cuma

8 Ocak 2009 Perşembe

hadis

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bize sadaka vermemizi emretti. O anda malım vardı. Ebû Bekiri geçersem ancak bugün geçerim, dedim. Malımın yarısını alıp getirdim.Bana, "Ailen için geride ne bıraktın?" diye sordu."Diğer yarısını bıraktım," dedim.Sonra Ebû Bekir malının tümünü getirdi.Ona dedi ki: "Ey Ebû Bekir! Çoluk çocuğuna ne bıraktın?""Onlara Allah ve Resûlünü bıraktım," demez mi, hayret ettim ve içimden dedim ki: "Hiçbir şeyde ben onu asla geçemem."Ömer radıyallahu anh. Tirmizî.

7 Ocak 2009 Çarşamba

6 Ocak 2009 Salı

Korkuluğun Kalbi

Ufaklığın bu yaşına kadar gördüğü en korkunç şey korkuluktu. Onun, alaycı ve hırsız kargalardan, tarlayı koruduğunu bilmese, ne yapar eder babacığını ikna edip ondan kurtulurdu. Çok çirkindi ama! Hem çirkin, hem de iğreeenç! Arada bir onu rüyalarında bile görürdü. Kâbuslarında yani. Çünkü “korkulu rüyalara kâbus denir” demişti annesi.
Küçük kız, giderek daha da büyüttüğü göz deliğinden korkuluğu uzun uzun seyretti. Bir ara neşeli şakımalarıyla birkaç saka kuşu, korkuluğun tepesinde, uçuşmaya başladı. “Ha ha! Şimdi korkar kaçarlar”, dedi küçük kız. Kaçmadılar. Neşeli şarkılarını söyleye söyleye, korkuluğun samandan gövdesine geçirilen o eski ceketin üzerine kondular.
“Kalbine kondular” dedi. Ama korkuluğun kalbi var mıydı ki? Sakalar korkuluğun sağına soluna konuyor, üstünde uçuşuyordu, arada bir de ceketin ceplerine girip girip çıkıyorlardı. Birisi ceketin cebine girerken, diğerleri şakır şakır ötüşüyordu. Doğrusu pek merak etti. Bu gulyabanide ne vardı da, sevimli sakalar etrafından ayrılmıyorlardı. Hem koskoca kargaların ödünü patlatan korkuluk, bi lokma sakalara bişeycik yapmaz mıydı ki? Korkuluğun kalbi var mıydı? Sakalar onu niye severlerdi. Ya korkuluk niye ilişmezdi sakalara?
Sabah kahvaltısındaki, tereyağlı kızarmış ekmeklerin hepsini yemek ve sütü de dökmeden tamamını içmek karşılığında, babasından kendisini korkuluğun yanına götürmesine dair söz aldı.
Kahvaltı bitince, “hadi kızım” dedi babası. Yürü bakalım aşağı tarlaya, korkuluğu görmeye. Baba-kız el ele tutuşup karla kaplandığı için pek de belli olmayan patikadan korkuluğa yürümeye başladılar. Merak ediyordu ama, korkmuyor da değildi. Hele şu geveze kargalar olur olmaz yerde “Gaak!” diye bağırmıyorlar mıydı. İçi pek ürperiyordu doğrusu. Acaba vazgeçse miydi?
Karda bir yığın iz bırakarak, bata çıka süren kısa yolculuktan sonra korkuluğun yanına geldiler.
-Baba, dedi küçük kız. Niye sakalar kargalar gibi korkuluktan korkmuyor? Niye üzerinde uçuşup, ceketine konuyorlar, ceplerine giriyorlar? Korkuluk sakalara bişeycik yapmaz mı? Kargalara mı yapar? Severler mi sakalar korkuluğu, ya korkuluk?
Küçük kızının merakını anlayan baba korkuluğa doğru ilerledi.
-Bak kızım, dedi. Her şeyin sırrı bu ottan adamın kalbinde gizli.
-Kalbinde miii? diye sordu küçük kız. Demek korkuluğun kalbide varmış diye düşündü.
-Yaa! Korkuluğun kalbi var öyle mi?
-Var ya!
Sonra babası, korkuluğun ceketindeki sol üst cebe elini daldırdı ve bir avuç buğday çıkardı. Gördün mü bak? Korkuluğun kalbi burada işte. Sakalar serçeler kışın dane bulamaz diye, biz korkulukların cebine buğday koruz.
Zafer dergisi mart 2000

5 Ocak 2009 Pazartesi